1 Ekim 2014 Çarşamba

The Egg ( Yumurta )

   Geçenlerde denk geldiğim,andy weir'den the egg adında bir hikayeyi paylaşacağım.yeni ölmüş bir adamın tanrıyla diyaloğu şeklinde özetleyebiliriz.tutarsız yanları olsa da paylaşmaya değer bence.
 
   *aslında türkçesini vermeyecektim,çevirmek zor geldi ama sağolsun bir forumda amras ringeril nickli bir arkadaş çevirmiş.biraz düzeltme yaparak onu da altta vericem.


The Egg
By: Andy Weir

You were on your way home when you died.
It was a car accident. Nothing particularly remarkable, but fatal nonetheless. You left behind a wife and two children. It was a painless death. The EMTs tried their best to save you, but to no avail. Your body was so utterly shattered you were better off, trust me.
And that’s when you met me.
“What… what happened?” You asked. “Where am I?”
“You died,” I said, matter-of-factly. No point in mincing words.
“There was a… a truck and it was skidding…”
“Yup,” I said.
“I… I died?”
“Yup. But don’t feel bad about it. Everyone dies,” I said.
You looked around. There was nothingness. Just you and me. “What is this place?” You asked. “Is this the afterlife?”
“More or less,” I said.
“Are you god?” You asked.
“Yup,” I replied. “I’m God.”
“My kids… my wife,” you said.
“What about them?”
“Will they be all right?”
“That’s what I like to see,” I said. “You just died and your main concern is for your family. That’s good stuff right there.”
You looked at me with fascination. To you, I didn’t look like God. I just looked like some man. Or possibly a woman. Some vague authority figure, maybe. More of a grammar school teacher than the almighty.
“Don’t worry,” I said. “They’ll be fine. Your kids will remember you as perfect in every way. They didn’t have time to grow contempt for you. Your wife will cry on the outside, but will be secretly relieved. To be fair, your marriage was falling apart. If it’s any consolation, she’ll feel very guilty for feeling relieved.”
“Oh,” you said. “So what happens now? Do I go to heaven or hell or something?”
“Neither,” I said. “You’ll be reincarnated.”
“Ah,” you said. “So the Hindus were right,”
“All religions are right in their own way,” I said. “Walk with me.”
You followed along as we strode through the void. “Where are we going?”
“Nowhere in particular,” I said. “It’s just nice to walk while we talk.”
“So what’s the point, then?” You asked. “When I get reborn, I’ll just be a blank slate, right? A baby. So all my experiences and everything I did in this life won’t matter.”
“Not so!” I said. “You have within you all the knowledge and experiences of all your past lives. You just don’t remember them right now.”
I stopped walking and took you by the shoulders. “Your soul is more magnificent, beautiful, and gigantic than you can possibly imagine. A human mind can only contain a tiny fraction of what you are. It’s like sticking your finger in a glass of water to see if it’s hot or cold. You put a tiny part of yourself into the vessel, and when you bring it back out, you’ve gained all the experiences it had.
“You’ve been in a human for the last 48 years, so you haven’t stretched out yet and felt the rest of your immense consciousness. If we hung out here for long enough, you’d start remembering everything. But there’s no point to doing that between each life.”
“How many times have I been reincarnated, then?”
“Oh lots. Lots and lots. An in to lots of different lives.” I said. “This time around, you’ll be a Chinese peasant girl in 540 AD.”
“Wait, what?” You stammered. “You’re sending me back in time?”
“Well, I guess technically. Time, as you know it, only exists in your universe. Things are different where I come from.”
“Where you come from?” You said.
“Oh sure,” I explained “I come from somewhere. Somewhere else. And there are others like me. I know you’ll want to know what it’s like there, but honestly you wouldn’t understand.”
“Oh,” you said, a little let down. “But wait. If I get reincarnated to other places in time, I could have interacted with myself at some point.”
“Sure. Happens all the time. And with both lives only aware of their own lifespan you don’t even know it’s happening.”
“So what’s the point of it all?”
“Seriously?” I asked. “Seriously? You’re asking me for the meaning of life? Isn’t that a little stereotypical?”
“Well it’s a reasonable question,” you persisted.
I looked you in the eye. “The meaning of life, the reason I made this whole universe, is for you to mature.”
“You mean mankind? You want us to mature?”
“No, just you. I made this whole universe for you. With each new life you grow and mature and become a larger and greater intellect.”
“Just me? What about everyone else?”
“There is no one else,” I said. “In this universe, there’s just you and me.”
You stared blankly at me. “But all the people on earth…”
“All you. Different incarnations of you.”
“Wait. I’m everyone!?”
“Now you’re getting it,” I said, with a congratulatory slap on the back.
“I’m every human being who ever lived?”
“Or who will ever live, yes.”
“I’m Abraham Lincoln?”
“And you’re John Wilkes Booth, too,” I added.
“I’m Hitler?” You said, appalled.
“And you’re the millions he killed.”
“I’m Jesus?”
“And you’re everyone who followed him.”
You fell silent.
“Every time you victimized someone,” I said, “you were victimizing yourself. Every act of kindness you’ve done, you’ve done to yourself. Every happy and sad moment ever experienced by any human was, or will be, experienced by you.”
You thought for a long time.
“Why?” You asked me. “Why do all this?”
“Because someday, you will become like me. Because that’s what you are. You’re one of my kind. You’re my child.”
“Whoa,” you said, incredulous. “You mean I’m a god?”
“No. Not yet. You’re a fetus. You’re still growing. Once you’ve lived every human life throughout all time, you will have grown enough to be born.”
“So the whole universe,” you said, “it’s just…”
“An egg.” I answered. “Now it’s time for you to move on to your next life.”
And I sent you on your way.


                                                                 Yumurta
Öldüğünde evine gidiyordun. 

   Bir araba kazasıydı. Özellikle dikkat edilecek bir şey yok ama ölümcüldü. Arkanda eşini ve iki çocuğunu bıraktın. Acısız bir ölümdü. İlkyardım görevlileri seni kurtarmak için ellerinden geleni yaptılar ama faydasızdı. İnan bana, vücudun tamamen parçalanmıştı.
   
   Ve işte benimle böyle tanıştın.
   
   “Ne…Ne oldu?” diye sordun. “Neredeyim?”

   “Öldün” dedim, gerçeği söyleyerek. Yumuşak sözlere gerek yok.

   “Kamyon… patinaj yapan bir kamyon vardı…”

   “Öyle” dedim.

   “Ben..Ben öldüm mü?”

   “Öyle. Ama o kadar üzülme. Herkes ölür.” Dedim.

    Etrafa bakındın. Hiçbir şey yoktu. Sadece sen ve ben. “Bu yer de ne?” diye sordun. “Ahiret mi?”

   “Hemen hemen.” Dedim.

   “Sen tanrı mısın?” diye sordun.
 
   “Öyle” diye cevapladım. “Ben Tanrı’yım.”

   “Çocuklarım..karım,” dedin.

   “Nolmuş onlara?”

   “İyi olacaklar mı?”

   “İşte görmek istediğim bu,” dedim. “Az önce öldün ve tek derdin ailen. Bulunduğun yerde bu iyi bir şey.”

  Bana büyülenmiş bir şekilde baktın. Sana göre, Tanrı gibi görünmüyordum. Tıpkı öylesine bir adam gibiydim. Ya da belki bir kadın. Belirsiz bir otorite figürü belki de. İlkokul öğretmeni gibi güçlü birisi.

   “Üzülme,” dedim “İyi olacaklar. Çocukların seni her yönden mükemmel biri olarak hatırlayacaklar. Seni küçümseyecek kadar büyümemişlerdi. Karın dışarıda ağlayacak, ama gizlice rahatlayacak. Adil olmak gerekirse, evliliğin çöküyordu. Teselli istersen, rahatladığı için epey suçluluk duyacak.”

   “Oh,” dedin.  “Peki şimdi ne olacak? Cennete ya da cehenneme falan mı gideceğim?”

   “İkisine de değil,” dedim. “reenkarne olacaksın.”

   “Ha,” dedin. “demek ki Hindular haklıymış.”

   “Tüm dinler kendi açılarından haklılar,” dedim. “Benimle birlikte yürü.”

   Boşluk boyunca ilerlerken takip ettin. “Nereye gidiyoruz?”

   “Aslında hiçbir yere,” dedim. “Sadece konuşurken yürümek güzel oluyor.”

   “O zaman anlamı ne?” diye sordun. “Tekrar doğduğumda sadece boş bir levha* olacağım öyle değil mi? Bir bebek. Yani bütün tecrübelerimin ve bu hayatta yaptığım hiçbir şeyin önemi kalmayacak.”

   “O kadar da değil!” dedim. “Geçmiş hayatlarındaki tecrübe ve bilgilerin tamamen içinde. Sadece şu an onları hatırlamıyorsun.”

   Durdum ve seni omzundan tuttum. “Ruhun hayal edebileceğinden çok daha muhteşem, güzel ve büyük. Bir insan zihni yalnızca ufak bir parça sen içerir. Bu,suyun sıcak ya da soğukluğunu anlamak için bir bardak suya parmağını sokman gibi. Sen de küçük bir parçanı kaba koyuyorsun ve onu geri çıkarttığında tüm deneyimleri kazanmış oluyosun.

   “Son 48 yıldır bir insanın içindeydin, yani daha uçsuz bilincini tam olarak keşfedemedin. Eğer burada çok fazla takılırsak, her şeyi hatırlamaya başlarsın. Tabi bunu her yaşamın arasında yapmanın bir anlamı yok.”

   “Daha önce kaç kez reenkarne oldum?”

   “Çok kez. Çok çok kez.” Dedim. “şimdi M.S. 540 civarında Çinli bir köylü kız olacaksın.”

   “Bekle, ne?” diye kekeledin. “beni zamanda geriye mi gönderiyorsun?”

   “Sanırım teknik olarak evet. Bildiğin zaman yalnızca sizin evreninizde var. Benim geldiğim yerde işler biraz daha farklı.”

   “Sen nereden geldin?” dedin.

   “Ah, tabi”açıkladım “ben bir yerden geldim. Başka bir yerden. Ve orada benim gibi başkaları da var. Orada neler olduğunu merak ettiğini biliyorum. Ama dürüstçe söylemek gerekirse bunu anlayacağını sanmıyorum.”

  “Hmm.” Dedin ve biraz duraksadın. “Ama bekle. Eğer zamanda başka başka yerlere reenkarne olursam o zaman kendimle karşılaşabilirim.”

   “Tabi. Her zaman olur. Ama her iki hayat da sadece kendi ömürlerini fark edebilirler. Ne olduğunu anlamazsın.”

   “O zaman bütün bunların anlamı ne?”

   “Cidden?” diye sordum. “Cidden mi? Bana hayatın anlamını mı soruyorsun? Bu biraz klişe değil mi sence de?”

   “Elbette ama mantıklı bir soru,” diye inat ettin.

   Gözlerine baktım. “Hayatın anlamı ve bütün bu evreni yaratmam senin olgunlaşman içindi.”

   “İnsanoğlunu mu kastediyorsun? Olgunlaşmamızı mı istedin?”

   “Hayır, sadece sen. Bütün bu evreni sadece senin için yaptım. Her yaşamda daha da bilgili, olgun ve büyük bir zeka haline geliyorsun.”

   “Sadece ben mi? Peki ya diğer herkes?”

   “Başka kimse yok,” dedim. “Bu evrende sadece sen ve ben varız.”

   Bana boş boş bakmaya başladın. “Ama dünyadaki bütün o insanlar…”

   “Hepsi sensin. Senin farklı vücut bulmuş hallerin.”

   “Bekle. Ben herkes miyim!?”

   “Şimdi anlıyorsun, “ dedim ve sırtına tebrik eder gibi vurdum.

   “Yaşamış her insan ben miydim?”

   “Ya da yaşamış her şey, evet.”

   “Ben Abraham Lincoln müyüm?”

   “Ve John Wilkes Booth’sun da,” diye ekledim.

   “Hitler ben miyim?” dedin dehşetle.

   “Ve onun öldürdüğü milyonlar da sensin.”

   “Ben İsa mıyım?”

   “Ve onu takip eden herkes.”

   Sessizliğe gömüldün.

   “Ne zaman birini öldürsen. “ dedim, “kendini öldürüyordun. Yaptığın her iyiliği kendine yapıyordun. Herhangi bir insan tarafından tadımlanmış her iyilik ya da kötülük, senin tarafından tadımlanmıştı.”

   Uzun bir süre düşündün.

   “Neden?” diye sordun. “Neden bütün bunları yaptın?”

   “Çünkü bir gün, tıpkı benim gibi olacaksın. Çünkü bu sensin. Benim türümdensin. Sen benim çocuğumsun.”

   “Vay,” dedin inanmayarak. “Yani bir tanrı mıyım?”

   “Hayır, henüz değil. Daha bir ceninsin. Hala büyüyorsun. Tüm zamanlar boyunca varolan tüm insan hayatlarını yaşadığında doğmak için yeteri kadar büyümüş olacaksın.”

   “Yani tüm evren,” dedin. “sadece…”

   “Bir yumurta,” diye cevapladım. “Şimdi diğer hayatına geçmenin zamanı.”

Ve seni yolcu ettim.





25 Eylül 2014 Perşembe

kuantum intiharı ve çoklu evrenler üzerine

  Öncelikle konudan bihaber arkadaşların da derdimi daha iyi anlayabilmeleri için kuantum intiharı deneyi  ve azıcık ucundan çoklu evrenler yorumu hakkında bilgi verelim.

  Bilindiği gibi klasik mekanik ve newton kanunları uzunca bir müddet evreni anlamada ve bundan yararlanmada iş görmüştü.ancak 20. yüzyılın başlarında fizikçiler bu kanunların çok küçük ölçeklerde işe yaramadığını gördüklerinde çok şaşırdılar.belirli kanunlara tabi ve deneysel olarak gözlemlenebilir bilim,deterministik düşünce yerini olasılıksal hesaplamalara bıraktı.bu bir paradigma degişimiydi ve kimileri için oldukça sancılıydı.örnekleyerek anlatmaya çalışırsak mesela bizim elektron olarak gözlemlediğimiz bir parçacık,belirli bir yörüngede,belirli bir yönde dönen bir parçacıktır ama biz ona bakmadığımızda yörüngesinde her yerde bulunan ve her yönde dönen bir olasılık dalgası olarak davranır.bu düzeydeki parçacıklar izlendiğini bilir.biz ona baktığımızda olasılık dalgası çöker  ve elektron 'olası' bir hal alır.parçacık olarak gözlemlenir.haliyle bu durum bir 'gözlemci' tanımlamayı gerektiriyor.işte benim asıl sorumda aslında bu gözlemci hakkında olacak.

   Atom düzeyindeki parçacıkların bu olasılıksal doğası pek çok yorumu da beraberinde getirdi.çoğul dünyalar,çoklu evrenler,kopenhag yorumu,von neumann yorumu gibi.ilk kez hugh everett tarafından 1957 de ortaya atılan ve max tegmark'ın kuantum intiharı ve kuantum ölümsüzlüğü deneyleri ile de popülerlik kazanan çoğul dünyalar yorumu deutsch tarafından tekrar yorumlanarak çoklu evrenler halini almıştır.bu yorumlara göre kuantumsal düzeyde her bir olasılık için evren (diğer yorumda dünya) bölünerek ayrılır.deutsch belirli durumlarda bunların tekrar birleşeceğini de söylemiştir ama genel olarak bu küçük düzeydeki olasılıklar için ayırlan evrenler sonsuz sayıda evren oluşturur.bu evrenlerde farklı kararlar akabinde farklı hayatlar yaşayan bizler de olabileceğimiz gibi,yaşam oluşturmaya müsait olmayan evrenlerde olabilir.tabi ki bu yorumlarda ki sonsuz evren ya da dünyalar,sonsuz kelimesini bile titretecek büyüklüktedir.velhasıl her bir olasılıkta bölünen dünyalar için max tegmark şöyle bir düşünsel deney öngörmüş.farz edelim ki elimizde kuantumsal bir gözleme dayalı ateşlenecek bir silah var.bunu elektronun saat yönünde,ya da tersi yönde dönüşü olarak alalım.her 10 saniye de bir elektronun dönüşü gözlemlenir ve eğer saat yönünde ise tabancanın ateş alıp deneği öldürdüğünü varsayalım,aksi yöndeyse bir klik sesi çıkarır ve denek yaşar.kuantum intihar deneyi aslen bu olasılıksal duruma bağlı deneğin öldüğü veya sonsuza dek yaşadığı evrenlere yönelik bir düşünce deneyidir.

   Çoklu evrenler ve deney hakkında az biraz fikir sahibi olduğumuza göre soruma geçelim.benim derdim gözlemciyle olduğundan aynı deneyde odaya bir kedi girdiğini varsayalım.bu kedi elektronu gösteren ekrana baktığında ne olurdu ?

   Ayrıca belirtmek isterim ki ben bir fizikçi değilim.bu konuya ilgim hobi düzeyinde.dolayısıyla ne sizden az ne de çok bildiğimi iddia ediyorum.yorumlayacak arkadaşlar bunu göz önünde bulundurursa sevinirim.